|
YAŞAYAN MEKANLAR YARATMA KILAVUZU / PATTERN LANGUAGE |
Christopher Alexander, Sara Ishikawa, Murray Silverstain with Max Jacobson, Ingrid Fiksdahl-King, Shlomo Angel
Center for Environmental Structure, Berkeley, California Oxford University Press, 1977
Çeviri: Evren
"İnsanın ifade edilmeyen sırrı şudur: varlığının çevresindekiler tarafından onaylanmasını ve kendisine çevresindekileri onaylama fırsatı verilmesini ister, ve… sadece aile içinde ve toplumsal örgütlenmeler içinde değil komşuluk ilişkilerinde de, belki evinden dışarı çıkarken veya penceresinden bakarken karşılaştığı komşularıyla selamlaşmak ve bu selama eşlik eden iyi niyet dolu bir bakış; merak, güvensizlik ve alışkanlığa yer vermeyen karşılıklı sempati dolu bir bakış: karşısındakine varlığının onaylandığını söyler. İşte bu insandır."
ŞABLON 37- EV KÜMELERİ
İnsanlar, eğer çevrelerinde kümelenmiş bir grup ev ve bu evlerin arasında kalan ortaklaşa sahiplendikleri kamusal alanlar yoksa kendilerini evlerinde rahat hissetmezler.
Evler cadde üzerinde sıralandığında ve sokaklar belediye tarafından sahiplenildiğinde, evlerin hemen dışındaki alanın o evlerde yaşayan aile ve bireylerin ihtiyaçlarını yansıtması mümkün olmaz. Eğer insanların, çevrelerinin düzenlenmesi konusunda söz söyleme ve karar alma hakkı olursa, bu alanlar, zaman içinde, orada yaşayanların ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde biçimlenirler.
Kılavuzumuzun bu maddesi arazi kümelerinin ve evimizin hemen yakınındaki diğer evlerin özel bir önemi olduğu düşüncesine dayanmaktadır. Mahalledeki alan kullanımının derece derece farklılaşmasının kaynağı ve komşuluk ilişkilerinin odağı budur.
Herbert Gans, The Levittowners ( New York: Pantheon, 1967), adlı kitabında bu konu üzerine sağlam kanıtlar toplamıştır. Gans tipik bir yerleşim alanında insanların birbirini ziyaret etme alışkanlıklarını araştırdı. Konuştuğu 149 kişinin hepsi de düzenli olarak komşularıyla görüşen insanlardı. İlginç olan bulgu, bu ziyaretlerin geometrik şekliydi.
Tipik yerleşimlerde her ev kendi kümesinin merkezindedir.
Yukarıdaki şekle bakın, bunun gibi bir tane neredeyse her ev için yapılabilir. Siyah taralı evin her iki yanında birer ev, sokağın karşısında bir ya da iki ev ve bir tane de hemen arkada bahçe çitinin ötesinde bir ev var.
Deneklerin yaptığı komşu ziyaretlerinin %93’ü bu bölgede kalıyordu.
En çok kimi ziyaret ettikleri sorulduğunda %91’i bunun sokağın hemen karşısındaki komşu ya da yan komşu olduğunu söylemişlerdir.
Bu bulgunun güzelliği mekansal kümelenmenin, insanları komşuluk ilişkileri içinde bir araya getirmekteki gücünü göstermesidir. En bariz ve geleneksel küme – yandaki ve sokağın karşısındaki evler- bile kabaca bir daire çizerler ve en çok ilişki burada kurulur. Eğer bu şekle bahçe ve çitlerle ayrılmış olmasına rağmen, arkadaki evi de eklersek Levittown’daki bütün ziyaretleri kapsamış oluruz.
Şu sonuca varıyoruz ki: blok yerleşiminin ve mahalle planının buna elvermediği, hatta kümelenmeyi engellemek ve görünmez kılmak için elinden geleni yaptığı durumlarda bile, insanlar mekansal kümelenmenin kanunlarına göre davranıyorlar.
Gans’ın verileri sezgilerimizi doğrulamaktadır: insanlar mekansal bir kümenin parçası olmak isterler, kümenin parçası olan insanlar arasında ilişki kurulması elzem bir fonksiyondur. Bu ihtiyaç, insanlar bir arabaya sahip olup tüm şehre dağılmış arkadaşlarını görmeye gidebilseler bile, geçerlidir.
Peki kümenin büyüklüğü ne olmalıdır? Gans’ın araştırmalarında her ev 5 veya 6 adet evden oluşan bir kümenin merkezindedir. Bu elbette ki kümedeki ev sayısı için bir limit belirlememiz için yetmez çünkü Levittown’daki yerleşim planları fazla sınırlayıcıdır. Tecrübelerimize göre, evlerin yerleşimi bir kümelenme desenine göre ayarlandığında, gruptaki uyum ve uyumsuzluklar arasında kurulan denge kaç evin bir arada olabileceğini kendiliğinden ortaya koymaktadır.
Kümeler 8 veya 12 evden oluştuğunda şablon en iyi şekilde işlemektedir. Her aileden bir temsilcinin katıldığı toplantılarda – ki bu sayı bir masa etrafında toplanıp, yüz yüze konuşabilecek, birbiriyle direk iletişim kurabilecek insan sayısıdır- grubun ortak kullandığı ve sahip olduğu alanlar için en doğru kararlar alınabilir. 8- 10 kişi rahatlıkla bir mutfak masasının etrafında toplanabilir, birbirleriyle iletişimi kaybetmemek için özel bir çaba sarf etmelerine gerek kalmadan sokaklardaki ve bahçelerdeki yeni haberleri konuşabilir. Kümeyi oluşturan ev sayısı 10 veya 12’yi geçtiğinde bu denge bozulur. Biz bu nedenle kümedeki ev sayısının limitini 12 olarak belirledik. Elbette daha az ev de olabilir, 6 veya 8 evden oluşan kümeler hatta, 3, 4 veya 5 evlik kümeler de mükemmel işleyebilir.
Şimdi diyelim ki, bir grup komşu veya bir semt, mahalle örgütü veya bir plancı, bu şablonu kullanarak bir ev kümesi yaratmaya çalışıyor, dikkat edilmesi gereken önemli konular nelerdir?
İlk olarak ev kümesinin geometrisi gelir. Yeni bir mahalle kurarken, evlerin ortak bir alanın etrafında veya kenarında konumlandığı, köşelere doğru giderek zayıflayan bir küme merkezi, (çekirdeği) olan, pek çok farklı şekilde küme üretmek mümkündür.
12 evden oluşan bir küme
Genellikle tek başına dikilen evlerden oluşan, hali hazırda inşa edilmiş mahallelerde ise, bölgeleri birbirinden koparan katı yapı kuralları esnetilip, insanların varolan sistemi yavaş yavaş birbirine örülü kümelere dönüştürmesine izin verilerek bu şablon zaman içinde kullanıma girebilir. Bu konuda kılavuzumuzun ‘ Ortak Alan (67)’ ve ‘ Aile (75)’ isimli maddelerini de okumanız tavsiye edilir. Bu şablonu ‘ Sıra Evler (38)’ ve ‘Ev Tepeleri (39)’’ inde bile uygulamak mümkündür. Bu durumda sıra evlerin yerleşimindeki ince ayarlar ve apartman bloklarının bir araya geliş şekli kümeyi yaratır.
|
|
Devamını oku...
|
|
Osmanlı Devleti, modern teknolojinin ülkeye adaptasyonu konusunda oldukça duyarlı davranmıştır. Mesela, telgraf gibi iletişim teknolojisinin, batıda kullanılmaya başlanmasından kısa bir süre sonra Osmanlı ülkesine intikal ettirildiği görülür. Telgraf 1832’de batıda, 1853 yılında Osmanlı’da kullanılmaya başlar. Osmanlı Devleti’nde demiryolu inşasına dair ilk teklifler de, demiryollarının batıda kullanılmaya başlanmasının hemen akabine rastlar. İlk olarak, İngiliz subay Francis Chesney’in 1830’lu yıllardaki Akdeniz’i Basra körfezine kısmen demir yolu kısmen nehir yolu ile bağlama projesi gelir.
Demiryollarının Osmanlı ülkesinde inşaası fikri, Osmanlı ve batı ülkeleri açısından farklı kaygılar üzerine bina ediliyordu. Demiryolları Osmanlı açısından, devletin nüfuzunun ülkenin en ücra köşesine ulaştırılması, ülke güvenliğinin sağlanmasında önemli rol üstlenmesi, ülke kalkınmasına katkıda bulunması, yeni toprakların üretime açılması ve ürün çeşidinin artması, ülkede pazar bütünleşmesini ve daha etkin vergi tahsilini mümkün kılması noktasında önem arzediyordu. Batı ülkeleri içerisinde özellikle İngiltere açısından bakıldığında, sanayi inkılabını önde gerçekleştiren İngiltere’nin ürünlerine kıta Avrupası ülkelerinin giriş yasağı koyması üzerine, İngiltere başka pazarlara yönelme durumunda kalmış, demiryolu sayesinde İngiltere hem kendi ürünlerine yeni pazarlar bulmuş olacak, hem de buraların hammadde kaynaklarından azami ölçüde faydalanması mümkün olacaktı. Diğer batı ülkeleri açısından da benzer kaygılar taşınıyordu.
|
|
Devamını oku...
|
|
|
Hicaz Demiryolu, II. Abdülhamit tarafından 1900-1908 yıllarında Şam ile Medine arasında inşa ettirilen, Osmanlı İmparatorluğu'nun İstanbul'dan başlayan demiryollarının bir bölümüdür. Demiryolunun teknik işlerinin başında Alman mühendis Meissner bulunuyordu. |
Hicaz Demiryolu özellikle İstanbul ile Kutsal Topraklar arasındaki ulaşımı güçlendirmek için yapılmıştır. Bu bölgelere taşınacak askerlerin ulaşımının kolaylaşması, hacıların daha güvenli bir şekilde hacca gidip gelmesi ve Arap ülkelerinin ekonomik gücünü yükseltmek öncelikli hedeflerdir. Ancak Alman mühendislerin çalışması özellikle Almanya'nın Berlin şehrinde başlayıp İstanbul üzerinden geçerek Hicaz bölgesine ulaşımı kolaylaştırması istekleri üzerinedir. O dönemde Mısır İngilizlerin işgali altındadır ve Süveyş kanalı kontrolleri altındadır. Almanların ileride İngilizlerle Mısır'da doğrudan Osmanlı topraklarında üzerinde açmayı planladıkları bir cephe için en kısa yol bu demiryoluyla olacaktır.
| Demiryolunun inşası 1900 yılında başlamıştır, yapımında çoğunlukla Türkler ve bölge işçileri çalışmış, ama bunun yanında Almanların teknik tavsiyeleri ve destekleri de alınmıştır, bir çok Alman mühendis de yapımda görev almıştır. Aynı yıllarda yapılan bir diğer demiryolu da Berlin-Bağdat demiryoludur.
Yapımından sonra ise sıkıntı yaşanmıştır. Özellikle soygunculukla ve Hacı kafilelerini yağmalamakla geçinen Arap kabileleri bu sefer demiryolunu hedef almış, bölgedeki halk ise çokça traversleri söküp kendi işlerinde kullanma girişiminde bulunmuştur.
Demiryolu, asıl hedefteki ulaşım noktası olan Mekke'ye kadar uzatılamamıştır. Hicaz Demiryolu hedefine varamamıştır.
|
 |
|
|
|
TARİHİ HİCAZ DEMİRYOLU CANLANIYOR |
|
İstanbul'dan Mekke'ye 24 SAATTE GİDİLECEK Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Aka, 'Proje tamamlandığında İstanbul'dan yola çıkan tren, 24 saatte Mekke'de olacak' dedi. Tarihî Hicaz demiryolunu yeniden canlandırma çalışmalarına hız verildi.
Türk Amerikan İşadamları Derneği'nin düzenlediği iftar yemeğine katılan Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Suat Hayri Aka, Hicaz Demiryolu Projesi hakkında basın mensuplarına bilgi verdi. Osmanlı topraklarında gerçekleştirilen ilk demiryolunun, İngilizler tarafından 1856 yılında işletmeye açılan İskenderiye-Kahire demiryolu olduğunu ifade eden Aka, demiryolunun I. Dünya Savaşı'nda ve sonrasında tahrip edildiğini, 1918 yılında ise Medine bağlantısının tamamen kesildiğini söyledi. Hicaz demiryolunun yeniden hayata geçirilmesi için Türkiye, Ürdün ve Suudi Arabistan'ın, bu hattın yapılmasına müştereken karar vermesi gerektiğinin altını çizdiğine dikkat çeken Aka, TCDD'nin bu anlamda gerekli girişimleri sürdürdüğünü belirtti.
Aka, "Bu önemli projeye hayat vermek için demiryolunun geçtiği diğer ülkelerin de taşın altına ellerini koyması gerekiyor. Bu projenin tamamlanması diğer ülkelerin katkısı olmadan mümkün değil. Projeye, Türkiye olarak hızlı tren istasyonlarıyla başlamış durumdayız. Suriye ve Ürdün, çalışmalara 2010'da başlayacak. Suudi Arabistan'da ise çalışmalar 2012 yılında tamamlanmış olacak. Proje tamamlandığında İstanbul'dan yola çıkan bir tren, 24 saatte Mekke'de olacak." ifadelerini kullandı.
 |
EMSALSİZ TEVAZU
Ürdün’de Osmanlılardan kalma tren rayları... Üzerinde şöyle yazıyor: "Hâzâ min hayrâti emîri’l-mü’minîn Sultan Abdülhamîd Hân Gâzî azzehu ve nasarahu (Bu, müminlerin emiri Gâzi Sultan Abdülhamîd Hanın hayratındandır. Allah onu aziz ve ona yardım eylesin)". Halife, kendi isminin hacıların bindiği trenin ayakları altında kalmasını arzu ederek, emsalsiz bir tevazu numunesi göstermiştir.
|
|
|
BİR MÜCADELE ALANI OLARAK MEKAN |
|
İMECE, KENTSİZ, Net ve Gündem Belirleyen
Bugünün anlaşılması ve karşı duruşu ve yarının kurulması örgütlü mücadeleden geçmektedir.
Ankara, İstanbul ve İzmir’de kentlerdeki yağmaya ve talana karşı örgütlenen ve yaşamı savunan üç hareket; Kentsiz, İmece-Toplumun Şehircilik Hareketi, Net ve Gündem Belirleyen, geçen sene ortak bir karar alarak nisan ayında İstanbul’da, temmuzda Ankara’da ve son olarak da ekim ayında İzmir’de omurgasını “kentsel dönüşüm”ün oluşturduğu “Şehirciler Buluşuyor” etkinliklerini gerçekleştirmişti. Ortak eylemlilik anlamında alınan bir diğer önemli karar da geçen sene üçüncüsü düzenlenen Karaburun Bilim Kongresi’nde kentlerde olan bitene odaklanacak, ortak mücadele zeminini kurma istemi ile bir çalışma grubunu organize etmek oldu.
|
|
Devamını oku...
|
|
BOĞAZ KÖPRÜSÜ, ZAP KÖPRÜSÜ ve "DEMOKRATİK AÇILIM" |
|
Soner Yalçın, Hürriyet
Başlığı okuyup diyeceksiniz ki, “Ne alakası var?”
O kadar çok ilgisi var ki!
Öncelikle şuradan başlayalım: “Solcular Boğaziçi’ne köprü yapılmasına niye karşı çıktı?” Ve 68 Kuşağı neden Boğaziçi Köprüsü prototipini Hakkâri Zap Suyu üzerine inşa etti?
“Zap (Devrimci Gençlik) Köprüsü” aslında Türkiye’nin ilk Kürt açılımıydı. Sonra ne oldu?

Gençlerin başına neler geldiğini biliyorsunuz. Peki bu köprüye ne oldu? Gelin, iki farklı olay gibi durmasına rağmen aralarında neden-sonuç ilişkisi olan Boğaziçi’ne 3’üncü köprü ve Kürt açılımı meselesine bir başka açıdan bakalım...
|
|
Devamını oku...
|
|
İstanbul Oyuncak Müzesi 23 Nisan 2005 yılında Sunay Akın’ın ailesinden kalma Göztepe’deki köşkünde kurulmuştur. Yazar, müze kurma fikrinin temellerini daha çocukluk yıllarında atmıştır. Sunay Akın 6 yaşında ailesi ile birlikte İstanbul’a yapmış olduğu bir seyahatte Arkeoloji Müzesini ziyaret eder. Bu geziden o kadar etkilenir ki müzeciliği oyunlarına katar ve en çok sevdiği oyun haline gelir. Ancak diğer çocuklar pek ilgi göstermediklerinden oyunu hep kısa sürer.
Oyuncak müzesi fikrinin temelleri ise şairin, 15 yıl önce Almanya’nın Nürnberg kentine yapmış olduğu seyahatine uzanıyor. İlk kez o zaman böyle bir müzeyle karşılaşan Sunay Akın, kendini oyuncaklardan saatlerce alamadığını itiraf ediyor. Akın daha sonra gittiği tüm ülkelerde oyuncak müzesi aramaya başlar ve bu gezilerin sonunda gelişmiş her ülkenin mutlaka oyuncak müzesi olduğunu ve teknolojik açıdan kendini geliştiren ülkelerin oyuncak sanayisinde lider olmayı başardıklarını fark eder. Şair o müzeleri gezerken şunları düşünür “Hayal etmenin ve düş kurmanın tarihi var. Bu tarih o müzelerde yaşatılıyor. Türkiye’de de böyle bir müze olmalı ve hayaller korunmalıydı.”.  Yazar bu müzeyi kurma amacını ise şu sözlerle ifade etmekte “Oyuncak Müzelerini gezerken içimde hep anlaşılmaz, garip bir duygu taşıdım. Neden benim ülkemde oyuncak müzesi yok diye. Bu beni rahatsız etti. Hani istiridyenin içine bir kum taneciği girer, istiridye bundan rahatsızlık duyar ve o kum taneciğini izole etmek için etrafında bir salgıya çevirir ya; hani böylelikle inci oluşur ya… İşte oyuncak müzesi de böyle bir inci. İçime bir kum taneciği girdi ve bu beni rahatsız etmeye başladı. Çünkü bütün uygar ülkelerin oyuncak müzeleri var, o zaman bir salgı ortaya çıkardım ve bu müzeyi kurdum” 11 yılda internet üzerinden ve gezdiği ülkelerden satın aldığı oyuncaklarla bu müzeyi kuran sanatçı insanlara masalsı bir dünya kurmak istemiş. Sunay Akın oyuncak Müzesi hayalini gerçeğe taşırken sahne tasarımcısı Ayhan Doğan ile çalışmıştır. Yazar, Ayhan Doğan ile çalışmasının sebebini ise şöyle açıklamakta; “Bu müzede hayallerimizdeki kahramanları sergileyeceğimize göre, her odanın bir sahne görünümünde olması gerekliydi. Bu işi de en iyi başarabilecek olan isim Ayhan Doğan’dı. Müze sözcük olarak ilham perisi anlamını taşıyor. Müze mitolojideki Zeus’un 9 güzel kızı “Musa”lardan gelir. Akın hiçbir müzenin kar amaçlı kurulmayacağını ilham perilerinin ona kazandırdığı ne varsa onlarla müze kurduğunu, sevenlerinin kendisi için harcadığı parayı onlara hizmet olarak sunmaya çalıştığını ifade ediyor. Yazarın kuruluş aşamasında kendisine katkıda bulunan oyun arkadaşları ise Faber Castell, Siemens, Novartis, Honda, Isuzu, Aviva... Müzedeki oyuncakların sayısı ve çeşidi konusunda sınır bulunmamaktadır. Oyuncak müzesinden içeri adımınızı attığınız anda sizi masalsı bir dünya beklemektedir. Evcilik oynadığınız bebeğiniz, kurşun askerleriniz, metal arabalarınız, çocukluğunuz, anılarınız sizleri bekliyor. Sunay Akın, yurt içinden ve yurt dışından yaklaşık dört bin adet oyuncak topladı. En eski oyuncak 1817 yılına ait, Fransa'da yapılan bir oyuncak keman… 1820 yılında Amerika'da yapılan bir bebek, yine aynı ülkeden 1860 yılına ait misketler, Almanya'da yapılan yüz yaşında teneke oyuncaklar ve porselen bebekler müzenin en eski eserleri arasında. Müze 5 kattan oluşmaktadır. Konferans salonunun bulunduğu en alt katta kendinizi bir denizaltının içinde bulacak, çayınızı kahvenizi yudumlayacağınız cafede ise bir oyuncağın dişlilerinin içinde hissedeceksiniz. Girdiğiniz her odada farklı bir macera yaşayacak ve çocukluk dostlarınızla karşılaşacaksınız. |
|
|
|
|
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 Sonraki > Son >>
|
|
Sayfa 1 ve 3 |