Seçilmiş Yazılar
KABLOLU HAYAT

 

Bircan ÜNVER

Tüm dünyada uyduların gökyüzünü pıtırak gibi sardığı, yerin altında beş bin metreden doğal kaynakların uydularla tespit edildiği, tüm dünyayı uydu yayınlarıyla birbirine bağlayan teknolojiye rağmen; neden kablolara bağımlılık azaltılması gerekirken veya azaltılmış gibi görünürken, tam aksine katlanarak artıyor?

 

Kablolu Hayat..

Her ne kadar kablosuz "wireless" İnternet ve cep telefonu kullanan bir teknolojiye sahip olsak ve kablosuz Internet'in ve cep telefonlarının sinyal çekme alanına bağlı olarak; maksimum düzeyde günümüzün teknolojinden yararlansak bile, henüz gerçek anlamda, "kablo"lara bağımlılıktan kurtulmuş değiliz. Bir başka deyişle, "kablosuz/wireless" teknolojinin varlığına rağmen, kablolu yaşamaya mahkumuz.



Bu durum en çok da seyahat esnasında ortaya çıkıyor. Fotoğraf makinesinin aktarma kablosu ve şarjı, cep telefonun şarjı, bilgisayarın şarjı, video kamerasının şarjı, mikrofon ve mikrofon kablosu derken; ne kadar az sayıda elektronik ekipman yanınıza almaya çalışırsanız çalışın kablolu çağ'ın tutsağıyız ya da kablolardan kurtulmaktan çok uzağız! 



Devamını oku...
 
Osmanlı’nın İrlanda’da Bıraktığı İz


İrlanda
‘yı kasıp kavuran kıtlık döneminde, Osmanlı Devleti‘nin yaptığı nakdî ve aynî yardımın hatırasına 2006 Mayıs ayında Dublin‘e yetmiş mil uzaklıktaki Drogheda şehrinde tören yapılarak, o döneme ait tarihî Belediye Binası‘na şükran plâketi asıldı.

     


İrlandalılar’ın Osmanlı Sultanı’na Gönderdikleri Teşekkür Mektubu

 

Tarihî bilgi ve belgelere göre iki milyon İrlandalının göç etmesine ve ölümüne sebep olan açlık ve kıtlık felâketi sırasında Sultan Abdülmecid, İrlanda halkına 10.000 Sterlin yardımda bulunmak istediğini bildirir. Fakat kendi topraklarına dâhil bulunan bu bölgeye sadece 2.000 Sterlin vermeyi kararlaştıran İngiltere Kraliçesi Victoria, İstanbul’daki büyükelçisi vasıtasıyla, Sultan’ın teklifine karşı çıkar ve neticede Osmanlı bağışı bin sterline iner. Sultan Abdülmecid bunun üzerine İrlanda‘ya tahıl yüklü beş gemi gönderir. Fakat İngilizlerin Dublin Limanı‘na sokmadıkları erzak dolu yardım gemileri, yüklerini Drogheda Limanı‘na boşaltır (1847). Bu dönemde İngiltere ve kıta Avrupa’sı sanayi devriminin getirdiği refah ve zenginlik içinde oldukları hâlde İrlanda‘ya yardım etmezken, Osmanlı‘nın hem maddî sıkıntı içerisinde, hem de çok uzak bir coğrafyada olmasına rağmen insanî yardımda bulunması burada dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan biridir.


Drogheda Şehri’nin Ayyıldızlı Amblemi

İşte, bu hâdisenin hatırasına 800. kuruluş yıldönümünü kutlayan Drogheda Belediyesi‘nce yaptırılan şükran plâketi, 150 yıl önce Türk gemicilerin misafir edildiği eski belediye sarayının duvarına (şimdiki Westcourt Oteli) çakıldı. Düzenlenen törende konuşan İrlanda Büyükelçimiz Taner Baytok, hâdiseyi The Threshold dergisinde, Thomas P. O’Neill imzasıyla 1957 yılında yayımlanmış yazıdan öğrendiğini söyledi.

Baytok, İrlanda asilzâdelerinin padişaha gönderdikleri ve hâlen Topkapı Sarayı Müzesi arşivinde muhafaza edilen teşekkür mektubunun da bu Osmanlı yardımını doğruladığını belirtti. Mektupta şöyle deniyordu: “Aşağıda imzaları bulunan biz İrlanda Asilzâdeleri, Beyefendileri ve Sâkinleri, Majesteleri tarafından acı çeken kederli İrlanda halkına gösterilen cömert hayırseverlik ve alâkaya en derin minnetlerimizi saygıyla takdim eder ve onlar adına Majesteleri tarafından İrlanda halkının ihtiyaçlarını karşılamak ve acısını dindirmek üzere cömertçe yapılan bin sterlinlik bağış için teşekkürlerimizi arz ederiz.

İrlanda’ya Osmanlı yardımının etkisi öylesine büyük olmuş ki Şehrin ve ülkenin ünlü futbol klübü Drogheda United’ın simgesinde de ayyıldız kullanılmış.

Drogheda‘nın Belediye başkanı Alderman Frank Goddfrey de, şehir ambleminin Osmanlı hilâl ve yıldızı olduğunu hatırlatarak “Şükran plâketimiz, iki ülke insanlarının dostluk sembolü olacaktır, ümidindeyim.” dedi. Kıtlık ve Açlık Müzesi müdürü de, Türk halkına ve Osmanlı Devleti‘ne minnettar olduklarını vurguladı.
Devamını oku...
 
EVRENSEL BİR DERS !..

 

22 Temmuz 2009  

Bilirsiniz, kaplumbağa kabuğunu kendisi ile beraber büyütür. Her zaman tam bedenine göredir evi.. Ama ölünce çocuğuna miras bırakmaz !.. Bence görmemiz gereken evrensel bir ders var burada.. Yani sadece bir yuvadır kabuğu.. Hiç bir zaman mal değil.. Değeri artmaz, eksilmez, borsada işlem görmez.. Her zaman işini görendir ve bedenini güvenle teslim ettiği yerdir.. Bundan daha yüksek bir beklentinin karşılığı değildir evi ... 

Doğadaki tüm canlılar böyle.. Çocuğuna postunu ya da boynuzunu bırakan yok.. Tüm bitkiler hatta ağaçlar bile, tohumundan ya da meyvesinden çoğalmayı, çocuklarının kendi ayakları üzerinde büyümeyi öğrenmelerini yeğliyor.. 

İnsan olarak farkımız ne diyeceksiniz.. Hiç mi bir şey bırakmamalıyız ?.. Bence hayır !. Farkımızı fark ettirmeliyiz. Çok önemli bir miras şansımız var ve bizi tüm diğer canlılardan ayırmakta : Düşüncelerimiz !..  

Daha değerli ne olabilir ?.. Onları allayalım pullayalım, anlaşılır kılalım !.. Kinden nefretten, savaşlardan arındıralım ve çocuklarımıza, torunlarımıza bırakalım bence.. Tepe tepe kullansınlar !.. 

Bu konuda sayfalarca yazmak mümkün iken, yazılarımın en kısası olsun istedim. Hep birlikte düşünmeye vakit kalsın istedim... 

Çelik Erengezgin

 
Kent Dünyasından Dünya Kentine


 

İran eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi'nin, İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) tarafından düzenlenen 'İslam Dünyasında Tarih ve Yenileşme Anlayışının Yeniden Gözden Geçirilmesi' isimli konferansta bir konuşma yaptı. İşte Hatemi'nin konuşmasının tam metni:

 

TARİHE İLİŞKİN ANLAYIŞI GÖZDEN GEÇİRME ZORUNLULUĞU VE İSLAM DÜNYASINDA MODERNLİK


Yıllar önce Batı siyasi düşüncesi üzerinde yoğunlaşırken "Kent Dünyasından Dünya Kentine" başlıklı bir kitap kaleme almıştım. Orada “Güzel Kent” olgusunu büyük filozoflar ve Hıristiyanlığın manevi dünyası bakımından ele alıp Bizans’ın politik egemenliğinden modern dünyaya hatta onun da ötesine taşımak suretiyle irdelemek istemiştim.

İstanbul’a gelmişken burada “Kent Dünyasından, Dünya Kentine” olgusunun ele alınabileceğini gördüm. Uygarlıkların taç kapısı İstanbul, diyalog ve modern dünyaya giriş yönünde sergilenen çabayı simgeleyen bir kenttir. Şu halde burada yarın için dünden ve bugünden söz etmek yerinde olacaktır. Söz konusu kitabımda şunları yazmıştım:

“Bağrında bir soru taşımayan bir toplumun, soru sormasını bilmeyen bir toplumun düşüncesi de olmaz. Tefekkürden mahrum olan kimsenin hayatı, sürekli kendisinin dışındaki dalgalanmaların ve değişkenlerin etkisi altında olacaktır. Böyle bir kimse bu dalgalanma ve değişkenlerin etkisi altında hayatını, istenilen olumlu yöne sevk etme gücüne ve yetkinliğine sahip değildir.” Bu çerçevede, benim o zamanlar gündeme taşıdığım sorular şunlardı: “Müslümanlar, bu kadar kendi kontrollerinin dışında ve hiç de hoş olmayan bir durumla karşı karşıya iseler acaba geleceğe dair seçimde bulunma imkânını hepten yitirmişler midir? Eğer alın yazısının yönünü değiştirmek mümkünse farkındalığa ve düşünceye ulaşmaktan başka bir çıkar yol var mıdır? Aynı şekilde ciddi soruların ortaya çıkmış olması tefekkürün başlangıcı sayılamaz mı?

Devamını oku...
 
İÇİMİZDEKİ IŞIK'TIR BİZİ KURTARACAK OLAN!

Bu yazının orijinali http://isikbinyili.org adresinde yayınlanmıştır.
Nazik izinleri için kendilerine teşekkür ederiz.

 
Bağlantılar:
Bircan ÜNVER, Dün-Bugün (Özgeçmiş)
EVRENSEL INSAN HAKLARI BEYANNAMESI
Bircan ÜNVER

Gerçek düşmanın, içimizde doğduğumuz andan itibaren büyüttüğümüz o devasa bencilliğimizden başka birşey olmadığını farkettiğimiz zaman, bu böyle devam edemeyecektir.


Tsunami'nin gerçekleştiği tarihi hatırlıyor musunuz?

Ya 2007 yılı sonu, Kurban Bayram arifesinde Irak'a atılan bombaları..

İlk önce "Özür Kampanyası" başlatıldı. Paralelinde de İsrail'in Gaza'ya fosforlu, yasaklanmış içinde uranyum kullanıldığı ispatlanan bombalarla ve de sivil halkı doğrudan hedefleyen savaş başlatıldı.

Bu ikisinin başlangıç tarihlerindeki paralelliği bir düşünün!

Kanımca, "Özür Kampanyası" ile İsrail'in Gaza'ya saldırıları arasında tuhaf bağlar seziliyor!

Daha da ötesi, "Özür Kampanyası"na sadece imzasıyla değil, bağlı bulunduğu medya organındaki yazılarıyla destek veren bir ismin kocasının da, İsrail ile Türkiye arasında yapılan silah ticaretinin içinde olduğuna dair işaretlere yer veren yazılar okudum bazı "yahoogroups"larında...

Ve bunun da, sadece bir rastlantı olmadığı ve tam aksine, İsrail'in Gaza'ya fosforlu bomba atmasıyla, "Özür Kampanyası"nın aynı planın bir parçası ve iç içe geçmiş olduğu izlenimini vermektedir.

* * * * *

Eğer geriye dönüp gazete - İnternet yayınlarının arşivlerinden, Noel tatili dönemi (Christmas) 24-25 Aralık haftası ile Yeni Yıl tatil haftasında, özellikle de Kurban Bayramı veya Şeker Bayram arifesi -tatil dönemlerindeki, adı terörle mücadele yada savaş veya doğal felaket; ne olursa olsun; bomba veya savaş veya doğal felaket düğmesine basılmasının hep bu dönemlere denk gelmesi, sizce ne kadar rastlantıdır?

Tuhaf ve sistematize bir planlama var..

ÇOK KARANLIK VE YOK EDEREK, TÜM YERYÜZÜNÜ TEHDİT EDEREK, ELEGEÇİRME politikalarının adı ve tanımıdır, bugün yaşanmakta olan ve yaşatılanlar...

Esasında bu çok açık olarak yapılmakta ve izlenebilmektedir...

Bu noktada, şunu merak ediyorum: Gaza'daki bunca insanlık vahşeti ve 1022'yi aşkın kişinin hayatını kaybetmesine karşın birşey yapılamaması konusunda, gerçekte yapılacak birşey yok mudur, bireysel kapasite de?

Ve bu insanlık kıyımına seyirci olan bir anlayış içerisinde, kendi ve çocuklarımızın geleceğini nasıl ve ne kadar güvenceye alabilir ve güvencede tutabiliriz?

* * * * *
Devamını oku...
 
Benim komünistlerim - M. Naci Bostancı]


Beş bin kişilik nüfusunun k
oyun koyuna yaşadığı, geceyi bir yorgan gibi hep birlikte üzerlerine çektikleri bu kasabanın dünyası, Türkiye'nin bütün kasabaları gibi kıvrıla kıvrıla uzanıp ufuklarda kaybolan şehirlerarası stabilize yollarda biterdi. Oradan ötesi siyasetin, sinemanın, başka ülkelerin, ancak masal gibi konuşulabilen dünyasına aitti. Kırk yılın başında bir büyük zat kasabayı ziyaret ettiğinde peşinden, bahşedilen bu lütfe karşı ne yapsalar eksik yapacakları, ne yapsalar minnet borçlarını ödeyemeyecekleri suçluluk duygusuyla dolu bir kasaba ve onun kırk yıl sürecek söylentilerini bırakırdı.

Kasabanın asfalta benzemeye çalışan yolunda ortaokula doğru yürürken bir arkadaşımdan duymtum komünist kelimesini. Onların uzun tarihlerini, teorilerini, eylemlerini, tüm yaptıklarını bu coğrafyada önemsizleştirecek, dönüp bakma lüzumunu dahi hissettirmeyecek o sihirli sözle birlikte söylemişti: Komünizm dinsizliktir!

Dinsizlik! Yaz aylarında koltuğumuzun altında cüzlerle gittiğimiz mahalle mektepleri, her yandan yükselen camiler, şadırVanlarda dünyanın faniliğine yabancılaşmış, sessiz ve yavaş hareketleriyle adeta bir iman abidesi gibi gözüken ihtiyarlar, Allah sevgisi ve korkusu üzerine her an hatırlanan ihtarlar... Kutsalın hayat soluğuna sindiği bir kasabada böyle bir komünizme yer olabilir miydi? Dinsizlik imkânsızdı, öyleyse kimdi bu gönüllü bir şekilde cehennemlerine günahkâr ateşlerini taşıyanlar?

Devamını oku...
 
Goethe'nin Türk akrabaları gün yüzüne çıkıyor

İki yıldır El Cezire haber kanalı için belgeseller hazırlayan Yedirenk Film Yapım, İslam'a olan yakınlığı ve Türk kökenli olduğu iddiasıyla tarihçilerin ilgisini çeken ünlü Alman Şairi Goethe'nin köklerine ulaştı. Çekimleri devam eden 'Almanya'da Türk İzleri' belgeselinde, kökenleri Selçuklu'ya uzanan ve Goethe'nin akrabaları olan 'Soldan' ailesi anlatılıyor.

Goethe'nin Türk akrabaları gün yüzüne çıkıyor

Yedirenk Film Yapım Yönetim Kurulu Başkanı İsrafil Kuralay ve Ekibi.

İstanbul'da yaşanan Ramazan atmosferini tüm İslam ülkeleriyle paylaşmak amacıyla, Katar'dan yayın yapan ünlü haber kanalı El Cezire için belgesel filmler yapan Yedirenk Film Yapım, El Cezire ekranlarında yayınlanmak üzere iddialı bir belgesele imza attı. Almanya'daki Türk izlerini ve günümüzdeki Türk-Alman ilişkilerini görüntülemek amacıyla kolları sıvayan Yedirenk ekibi, Almanya'da Türklerden kalan ve geçmişi yüzyıllar öncesine uzanan çarpıcı izlere ulaştı. Yedirenk Film Yapım Yönetim Kurulu Başkanı İsrafil Kuralay, hazırlıkları devam eden 'Almanya'da Türk İzleri' belgeselinde yer alan, ünlü Alman Oryantalist Şairi Johann Wolfgang von Goethe'nin Selçuklu Türklerine uzanan köklerini anlattı.  

GOETHE'NİN TÜRK AKRABALARI

'Muhammed'in Nağmesi'-Mohamets Gesang- adlı şiirinde Hz. Peygamber'i öven, yazdığı mektuplarda Müslümanlarla birlikte namaz kıldığını açıklayan, ünlü eseri Doğu-Batı Divanı'nda Müslüman olduğuna dair iddiaları reddetmeyeceğini yazan Goethe'nin inancına dair bugüne kadar birçok tartışma yapıldı. Bu tartışmalardan herhangi bir sonuç çıkmadı ancak ünlü Alman şairin dini ve etnik kökenleriyle ilgili iddiaların sonu gelmedi. Bu iddialardan en önemlisi, Goethe'nin kökleri Selçuklulara uzanan bir Türk olduğuydu. Goethe'nin İslam'la ilgili yazdıkları ve Napolyon savaşları sırasında Rus ordusunda savaşan Türklerle kurduğu yakın ilişkiler nedeniyle perçinlenen şüpheler pek çok tarihçinin dikkatini Goethe'nin köklerine çekti.

Devamını oku...
 
ABD Kongresine Açık Mektup

Suçluyorum!

ABD Kongresine Açık Mektup

Sarah Shields

http://www.juancole.com/2009/01/shields-i-accuse-open-letter-to.html 

Amerikan Kongresi:

34 numaralı kararı kabul eden “390 kabul, 5 red” sonucuyla ortaya çıkan oylamanız sebebiyle sizi suçluyorum.  İsrail’in güvenliğini temin için alındığı iddia edilen bu karar; aslında bir kaç şiddet olayından bütün bir halkı sorumlu tutmak “hakkını” İsrail’e vermektedir. 34 numaralı kararınız, geçtiğimiz iki hafta içindeki İsrail’in yaptıklarına nefs-i müdafaadır, diyerek göz yumup, bir buçuk milyon Gazze’liyi işlemedikleri suçlardan yargılamaya dahi tabi tutmadan idama mahkum etmektir. İsrail’in yaptıklarını açıkça onaylayarak ve kabul ederek şimdi ortaya çıkan sonuçların sorumluluğunu kabul etmiş oluyorsunuz.

Yüzlerce masum çocuğun kanına ellerinizi bulamakla sizi suçluyorum. Sizi Gazze’de cesedi bir enkazda feci halde yanmış olarak bulunan 18 aylık bebek Şehid Ebu Halime’nin ölümünden sorumlu tutuyor ve suçluyorum. Sizi Selhe ailesinin dört çocuğunun ölümlerinden sorumlu tutuyorum, Rola (1), Baha (4), Rana (12) ve Dyia (14), İsrail’in evlerinin üzerine attığı roketle öldüler.  İsrail’in aralıksız yağan bombardımanından korunmak için barınak arayan insanların sığındıkları Birleşmiş Milletlerin okulunda öldürdüklerinin ölümlerinden sizi sorumlu tutuyor ve suçluyorum.  Birleşmiş Milletlerin çok açıkça belli olan işaret ve flamalarına rağmen, İsrail bu sığınağa saldırdı, 30 kişi öldü ve 50 kişi yaralandı.  Sizi Gazze’deki İsrail saldırısının ilk on altı gününde ölen diğer 252 çocuğun ölümlerinden ve sizin teşvikleriniz sayesinde hayatlarını kaybedenlerin ölümlerinden sorumlu tutuyorum, suçluyorum.

Sizi Birleşik Amerika Devletleri Kongresinin yaptığı, Amerikan yapımı silahların sivil nüfusa karşı kullanılamayacağında ısrar eden 1976’daki Silahların Dışa Satımının Kontrolü yasası gibi kanunları ihlal ile suçluyorum.

Sizi insan haklarına alçakça tecavüzü desteklemekle suçluyorum. Oylarınızla desteklediğiniz savaşçıların, uluslararası hukuka göre savaşın sivil kurbanlarına itina etmeleri gereklidir. Ancak, İsrail hükûmeti dört gün boyunca bombaladıkları yerlere Uluslararası Kızıl Haç Örgütünün erişimini reddetmiştir. Ortaya çıkan kâbuslar tasavvur edilemeyecek kadar dehşettir. Sonunda, nihayet İsrail bombalamalarının kurbanlarına yardım götürmelerine izin verilen Uluslararası Kızıl Haç Örgütünün ne bulduğuna dair belki siz bir tahmin yapabilirsiniz: açlıktan ayağa kalkmaya dahi takati kalmamış dört çocuk annelerinin ölü bedenine sokulmuş, birbirlerine sarılmış halde bulundular.  Gazze’ye çok, daha çok roket atıldıkça yiyecek ve su kıtlaşmakta, tıbbî yardıma ihtiyaç arttıkça ilaç bulmak güçleşmektedir. İsrail sadece bir Birleşmiş Milletler okulunu değil aynı zamanda çaresizce beklenen, çok muhtaç olunan malzemeyi getiren bir Birleşmiş Milletler konvoyunu da hedef seçmiştir. Uluslararası Kızıl Haç örgütünün çalışmalarının yöneticisine göre sonuç felâkettir: “Artık hiç şüphem yok; biz insanî terimlerle tam anlamıyla çok büyük bir krizle karşı karşıyayız. Gazze’lilerin durumu on gündür ara vermeyen yaylım ateşinin olağanüstü ve travmatik bir sonucudur. Bu anlamda artık kesinlikle dayanılmaz bir haldedirler.” demiştir.

Sizi uluslararası hukuku çiğnemekle suçluyorum.  Birleşik Amerika; Dördüncü Cenevre Sözleşmesini imzalayan taraflardan birisi olduğu için, savaşta sivilleri korumak ve onları hedef alan herkese hesap sormakla mükelleftir.

Sizi, müttefikimiz İsrail’i bugünün yetimleri gelecekte intikam peşinde olacakları için her zamankinden daha emniyetsiz bir hale getirmekten sorumlu tutuyor ve suçluyorum. Karşılıklı emniyet ve refahı temin eden gerçek bir barış için uğraşmak yerine, siz bu mücadelede sadece bir tarafı desteklemeyi tercih edip diğerini korkunç bir ızdıraba mahkûm ettiniz.

Sizleri politikayı insaniyetin önüne geçirmekle, masumların toplu kıyımına göz yummakla, en temel insan hakkı olan ani ölümün dehşetli korkusundan uzak yaşamak hakkı için ayağa kalkmak yerine savaş suçlarını desteklemekle itham ederek suçluyorum.

Amerika’nın 111. Kongre’sinin 390 üyesinin her birini sorumlu biliyorum, tutuyorum. İnsanların yapabileceği en ciddi ihlallerde sizi suç ortaklığı yapmakla itham ediyorum.

Doç. Dr. Sarah Shields

Kuzey Karolayna Üniversitesi

Tarih Bölümü

 
WILLIAM CHITTICK İLE RÖPORTAJ


 
Yazan: Altay Ünaltay

Sayın Chittick, siz tasavvuf felsefesini batılılara anlatıyorsunuz. Burada, Mevlana ve İbn Arabî’nin yeni postmodern kimi felsefelere dönüşmesi, mistik tarikatlara temel yapılması riski yok mu? Yani gerçekte Tanrı'yla, peygamberlikle, hesap günüyle ilgilenmeyen bir maneviyat… Örneğin "Matrix" ya da "Yüzüklerin Efendisi" gibi filmlerde ileri sürülen felsefeler. Dolayısıyla batı’da; hatta sade batı değil, artık doğu’da da (çünkü bu tür filmleri artık biz de izliyoruz), Mevlana ve İbn Arabî’nin bu "postmodern" şekilde algılanması tehlikesi yok mudur? Bu konuda görüşleriniz nedir?

Evet, tamamen katılıyorum. Modern zihniyet sahibi insanlar bunları postmodern biçimde anlayacaklar. Ama sanırım birçokları da ki özellikle içlerinde genç insanlar, bu şekilde zihnen etkilenmiş değillerdir. Mevlana ve İbn Arabî ile tanışmaları yine de hiç tanışmamalarından iyidir. Yoksa bu gidişle postmodernizm mücadeleyi tamamen kazanacak, çünkü karşısında alternatif olmayacak. Bunların verilmesi hiç olmazsa popüler kültüre, postmodern görüş açısına, akademik dünyaya bir seçenek sunar. Birçok insan, hatta akademik çevrelerden olanlar, postmodern olarak modernizme karşı olduklarından - ve biz de (gülerek) modernizme karşı olduğumuzdan-, tasavvuf geleneği ya da İbn Arabî’nin, aslında onlara hasım olduğunu bilemezler, çünkü İbn Arabî felsefesinin tam açılımlarını bilmezler. Yani ben örneğin postmodern dergilerde bu konuları yazdım, bunları çok ilginç buldular.

Devamını oku...
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 ve 2